27 Eylül 2010 Pazartesi

Karmakarışık

Karmaşa denen şey bu olsa gerek.
Bir günde insan yüreğine kaç duygu sığdırabilir?
Kaç sıradanlık, kaç sıradışılık, kaç karmaşa,kaç can acısı, kaç şaşkınlık?
Yaşadım, yaşatıldım, suturulmadım ama yine sustum.
Fırtınalarımı içime atıp sustum.
...Avuçlarımda sakladım elelrimi aça aça...
Sözlerimde sakladım hiç susmadan...
Kanadım,
Kanatıldım,
Şaşırtıldım ,
Sevindim,
Üzüldüm,
Dünü unuttum ,
Bugünü yaşadım,
Akıntıya aktım ama tutundum, tutunurken kimseleri tutmadım koparıp zarar veririm diye.
ama zarar gördüm zarardayım,
bir o kadarda bulutlarda....


Karmakarışık....

27 Ağustos 2010 Cuma

Yalansız, karşılıksız, sevgiyle….

Hayatta tekdüzelikten, monotonluktan sıkılıp yaşamlarını zindan eden insanlara inat gibi olacak bu satırlarım;
Hayatımda durduramadığım ama 24 saat olan günüde yetiştiremediğim tempomda günü dostlarla bitirmenin keyfini yaşıyorum son zamanlarda.
Sevginin en güzeli olan dostluk,
Çocuk sevgisinden sonra sevgilerin karşılıksızlığın en büyüğü diye düşündüğüm, düşündükçe sevindiğim, sevindikçe şanslı olduğumu kendime onadığım ve bunun gururu ve mutluluğu içinde yorulmadığım, beklide yorulup da yorgunluğumu bastırdığı için anlamadığım yatağıma ayağımı uzattığımda gülümseyerek günü anarken olan yorgunluğu da unutup yeni güne başlıyor gibi dinçleştiğim dost sohbetlerinin sonrası…
Bazen acıyı, bazen sevinci katık yaptığımız, sağa sola çarpmadan duvar örmeden dile getirdiğimiz densizliklerimizin, arsızlıklarımızın, boşluklarımızın eleştirilmediği gizli kapaklı defterler gibi kapanan konuda sırlaşan dertlerimizin dert ortakları.
Her yeni güne ışık tutan bir ayrı tebessümle yaklaşıyoruz birbirimize. Can gibi, yar gibi, candan gibi sen gibi, ben gibi. Kim olduğunun, ne olduğunun değil de sadece dost olduğunun önem taşıdığı hikaye kahramanları gibi.
En hırçın günlerimde yatıştığım, en mahzun günlerimde gülebildiğim, sıkmayan ama salıp bırakmayan bitişik değil ama iç içe olduğum içten olduğum, yalnız olduğum değil onsuz olduğum için sığındığım, yalnız olduğu değil bensiz olduğu için sığındığı….
Yolları dert etmeden, mesafeye kanmadan gittiğim, gelindiğim…
Aileden sonraki en vazgeçilmezi insanın, seçme şansı olup da, şanslıysa bulabildiği…
Yalansız, karşılıksız, sevgiyle….

17 Ağustos 2010 Salı

Yazsam yaralarım,yaralarsam yaralanırım.


Çok duygusuzum bu aralar,
yazsam yaralarım, yaralarsam yaralanırım diye sineme dolduruyorum bir çok duygumu.
Yazmak vazgeçilmezimken,yazmamak gülen yüzüm oluyor.
Acımamak için mi? yoksa acıtmamak için mi bilinmez günü bitirirken kırgınlıklarımı uyku ile birlikte geceye teslim ediyorum. Doğan her güneşle birlikte yok olmaya terk ediyorum.
Canım dediğimden gelen sert bir çıkıştan sonra paylaşamaz oldum.
Evet canım dediğimden sonra yanında yamacında olmak için yollara düştüğüm, arsızlığımda art niyet aramayacağını düşündüğüm ama aslında bilinmezi bildiğini sanıp yargılandığım o dakikalardan sonra sessiz isyanım başladı.
Kıyamadığım, kıramadığım dedim ya Canım dediğim.İçten bir CAN'ım.
Okur mu bilinmez ama okursa bilir.

11 Temmuz 2010 Pazar

KURT SEYT ve MURKA


Serinin ikincisi olan bu kitabı okurken duyduğum baştaki şaşkınlık, kırgınlık sayfalar ilerledikçe yerini dehşete, vahşete, acıya,kalp sızısına, acımaya, isyana ve artık sonlara geldikçe de gözyaşına bıraktı.
Başından sonunu asla tahmin edemediğim öykülerle sıralanmış bu kitapta, savaşa lanetler yağdırdığım dakikalar hiç de az değildi. Türk olmanın ayrıcalığını bir kez daha yaşadığım bölümlerde gururum, ATA'mın bu dünyadan göçünü anlatan bölümdeki ızdırabım, 2.Dünya savaşına katılmadığımız dönemde bile ülkemi saran sefalet ve acı,savaşın acımasız yüzünü hele Kırımlı olmanın eziyetini dile getiren satırlardaki duygu karmaşam,ve bu arada bir ailenin geçim sıkıntısı.Küçicük bir kızken,kadın olan Mürvet'in önce ailesinden kopamaması, evliliğe alışması, yakışıklı ve farklı dünyanın insanı olan kocasına duyduğu kıskançlık, ne yapamayacağını bilemeyen çaresizliği, görmediği rahat hayata alışması, Seyt' in inadı ile son bulan ve sürekli yeniden başlanan yeni hayatlar. Her yeni başlangıçta kaybolan, kırılan hevesler hayata tutunma savaşları.
Yeni bitişlere gebe yeni başlangıçlar.....
Ve tükeniş.......
Ve son.....
Ve sonsuzluk.....
Ve geçmişsizlik.......
Ve yaşamın kıyısında yaşanamamışlık.....

27 Haziran 2010 Pazar

Kalbim ve Kıblem

Herşey üstüme geliyor ama herşey.
Dünya tüm acımasızlığı ile yine karşımda işte.
Gözlerimde kilitli kalmış,gözpınarlarımdan bile saklanan yaşlar kocaman bir boşluğun içinde çırpınıp duruyor.Kederimin dışa vurumunu görmesin kimseler diye.
Ve ben çoğu kez kendimden bile sakladıklarımla yüzyüze gelirken ürperiyorum.
Bu küçücük bedene nasıl sığdırıyorum bunca üzüntüyü,telaşeyi,karmaşayı diye.
Varoluşla yokoluş arasındaki ince çizgide hiçbişey olamayışı yaşıyorum belkide.
Dilimle aklımın uyumsuzluğu, gülümsemelerimin ardındaki hüzün ve boş konuşmaların ötesindeki suskunluğum.En beteride kalbimde dinmek bilmeyen ince sızı. Belirsizliklere,anlaşılmazlıklara,çözümsüzlüklere...
Herşeye rağmen yaşatmaya çalıştığım duygularım,
İstanbulda olmasaydım diyorum bazen, ya bu şehirde olmasaydım! Canım çok yandığında yada çok hüzünlü bir ruh haline büründüğümde sığındığım limanım olan bu şehir,en acı günlerimde bana arkadaşlık etmiş, hüznümü, neşemi paylaşmış, suskunluğumda gözlerimle konuştuğum dalgalar, sevincimde gülümseyerek pozlar verdiğim, sakin,uslu,maif,her duyguya bir mekan bulunabilecek Anadolu yakası, daha kısa vakitlerde yada yanlızlığın dibe vurduğu zamanlarda Avrupa yakası. Kıblem benim bu şehir. Kalbim ve Kıblem en acımasızlılarım ama en sevdiklerim...
Yazacak onca şey varken çalan bir telefonla toz bulutu olmuş kelimeler:(( Gerisini yine derinlerimde saklamam gerektiğinin bir belirtisi belkide.Başka bir duyguya başka bir yaşanmışa saklanması gereken kelimeler.............

13 Haziran 2010 Pazar

KURT SEYT & SHURA


KURT SEYT ve SHURA
1.Dünya savaşı, Rus cephesi, Rus cephesinde Türk olmak,c/kan, nefret, korku, ihanet, aşk, c/esaret, nefret, şevkat, şehvet, gelenek, geçmiş,
hüzün, dram, komedi ve daha bir çok duygu....
AŞK;12 yaşında asker babası tarafından askeri okula teslim edilmiş, Rus sınırlarında Türk olarak yaşamış babasını örnek almış yolunu yolu, sözünü kanun bilmiş bir gencin zaman içinde aşk için babasına kafa tutmasını anlatan soluksuz yaşanan bir aşk hikayesi.
Aşkın sözlerle değil gözlerle yaşandığını çok sevmek çok sevilmek için kelimelere ihtiyaç olmadığını yürekten gelen sıcaklık ve cesaret gerektiğini vurgulayan,
ama her aşk gibi yarıda tadı damakta bittiğini anlatan bu kitapta bazen Shura kadar cesur olmak isteyeceksiniz. Asıl sevişmelerin bedenlerle değil ruhlarla yapıldığını anlayacak yarım kalmışlıklarınıza acıyacaksınız. İhanetin bedelini ihanetle ödeten bu sıradışı kadını anlamaya çalışacak bazen aşka lanet bazen özenerek bakacaksınız. Gördüklerinizin ötesini görebilmeyi deneyeceksiniz. Belki, bu aşkın yoğunluğuna dayanamayacağınızı düşünebileceğiniz gibi Seyt-Shura'nın kalbinde olabilmeyi düşleyecek, gitmenin vazgeçmek olmadığını öğreneceksiniz.
Bir kalbe iki sevgi sığabileceğini algılayamasanızda, bunu aklınızın bir kenarından silemeyeceksiniz.
1.DÜNYA SAVAŞI; Şavaşın ağır darbelerini içinizde ta derinlerinizde hissedeceğiniz k/can pazarına tanık olacağınız.Osmanlı’nın sonunu,Türkiye cumhuriyeti’nin doğuşunu Mustafa Kema’lin o dev gibi adamın büyük liderin önderliği,açlık sefalet,azim ve vatan aşkı…
En olmadık yerde gözleriniz dolacak en olmadık yerde kitabı kapatıp düşüncelere dalacaksınız

3 Haziran 2010 Perşembe

Dayanamamak istiyorum!!!

Bu gece yine yine 3-5 nöbetlerindeyim...
Şu koca evdeki tüm yanlzılığıma inat,geceyi arkadaş ettim kendime.
Konuşmak istiyorum.
Kelimelerce sayfalarca konuşmak.
Susturduğum bastırdığım herşeyi dışa vururcasına konuşabilmek.
ama dayanıyorum, en çok kendi çekilmezliğime.
Bunca sitemi,öfkeyi,neşeyi,sevgiyi söylemek istiyorum.
Hayatla yüzleşmek bir nevi,hayata kafa tutmak.
Ama dayanıyorum..
Ve ben artık dayanamamak istiyorum...
İçimdeki bunca satırı dayanamayıp dile getirmek sayfa sayfa yazmak istiyorum.
En çekilmez günlerimin, en keyifli günlerimin belkide en özel sırdaşı satırlarıma, satır aralarında uzun uzun noktalar koymadan devam edebilmek istiyorum.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Özlemek güzeldir,zor olan özleme dayanabilmek...

Bir arkadaşım yazısının başlığında,
Olmayan, yaşanmamış bir şey özlenir mi? diyerek girmiş konuya
bu soru beni aldı götürdü
Özlenir ama olmuş yaşanmış gibi hasretle değil elbet
Özlem denen şey var oluşumuzdan beri belki de ilk dürtümüzdür.
Dünyaya geldiğimiz ilk nefes aldığımız anda başlar özlemlerimiz.
ilk annemizi özleriz,sıcak sütünü, şefkatli kollarını..
Sonra öğrenmeye başlar,öğrendiklerimizi özleriz.
Sonra öğrendiklerimizi unutmak öğrenmek istediklerimizi özlemeye başlarız.
Ve hayat bize özlemlerimizle yaşamayı öğretir.
Arkadaşım yine yazısında
Her şeyi özleyebilir insan. Yok, yanlış oldu bu. Nihayetinde nefret ettiği, bir daha görmek/yaşamak istemeyeceği şeyler olabilir. "Ulan bak özledim şimdi ha, ne zamandır dayak da yememiştim," demeyiz misal.demiş;
ama özleyebilir insan dayak yemeyi bile daha kötüsüne maruz kalıyorsa eğer dayak yediği günleri bile özleyebilir.
Düşünmek özgürlükse, özgürlükle yapılacak bir şeyse özlemde sadece düşüncelerimizle var olan bir duyguysa sınırsızdır.
Kötü de özleyebilir,Yaşadığı günde kötü saydığını da
Annesi ölmüş bir çocuk misal,
keşke annem yaşasaydı dayağını bile özledim diyebilir.
Uzaktan bakmakla görülemeyecek bir çok inceliği olan bu duyguda
sınırsızlığın öbür adıdır ÖZLEM...
En çok kendini özler insan, en çok kendini.
Geçmiş, geçmiş ve gelecek bilinmezken bugünümüze şükür derken dünde kalana özlem vardır aslında.
Özlüyorum diye başlayan bir çok cümle kurabilirim.ve kurduğum her cümlede özlem siteme karışır.
ÖZLEM=SİTEM bile diyebilirim perdenin bir yüzünden bakınca...
Özlemlerimiz sabrı öğretti bize,sabır susmayı,susmak olgunlaşmayı.
Çok değik daha 2 gün önce bir sohbette çocukluğumuzu konuşurkende vardı bu özlem/sitem,dünkü muhabbetimdede, bugün bunu yazarkende var yarın bugünü düşünürkende olabilir.
Özlemek güzeldir,zor olan özleme dayanabilmek...

28 Mayıs 2010 Cuma

Gün bugün

Uykularım arsız,
Hayallerim sınırsızdı yine gece.
Bir çırpıda anlattım beynimi kemirenleri ve sonra yine sustum,
sevmedim konuşkan halimi ve sustum.
Alamadığım cevaplara varamadığım sonuçlara diyecek söz bulamayıp sustum.
Ama gün bugün başlamak için hayata
Yarını yok bunun gün bugün başlanmalı
ertelemek
ötelemek yararsız yaşanacaklara madem bugün başlanmalı,bugün silkelenmeli,
gün bugün gülümseyerek bakmak için herşeye
o halde hadi gülümse yeni güne.......

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Bir Avuç Hasret

Bir avuç hasret biriktirdim içimde;

Sevgiye,

Umuda,

Sadece adı yaşam olmayan yaşamaya hasret.

Dilimden dökülüp mısralarıma, satırlarıma hayat verecek olan bir avuç hasretle dillenecek yaşamımın gizi.


Ağır yüklere gebe bırakılmış hayatlarda, bir tebessüme muhtaç yüzler taşır olduk.

Gülmeyi unuttuk,sevmek ağır geldi ister olduk sadece aldığından mutlu olmadan ister.

Hayatlarımızın karmaşasından heyecanı unuttuk.

Bir pamuk şekerinin verebileceği mutluluğu, evlerde, arabalarda arar olduk. Kazanan fakat kazandığını kullanmaya vakti olmayan insanlar olduk.

Karmaşık olduk, rahatımızı sağlamak adına birer karmaşa yarattık hayatlarımızda.

Sonra karmaşalarımıza birer ad verdik kendimizce.

İş yoğunluğu,vakit yokluğu,yalancı mutluluk,bu benim yaşamımın bedeli...

Ve hepimizin bir avuç hasreti var artık sadeye hasret kaldık,basite hasret kaldık,iki gülen göze ,bir tatlı söze hasret kaldık.

Ama şunu hatırlamak gerek herşeyden önce.
Ne güzel söylemiş büyük üstad,

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,

Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!